Bir Fotoğraf Masalı  
 

Sevgili Fotoğrafseverler,

Bu yazımda alışageldiğimiz konulardan sıyrılarak sizlere bir fotoğrafçılık masalı anlatmak istiyorum. Torunum Martin yeni yeni e-mail yazmayı öğreniyor ve benden bir masal rica etti. Ben de ona yazdığım masalı biraz süsleyip değiştirerek sizlerle paylaşmak istedim. Umarım seversiniz:

Bir ormanın kenarında, küçük ve sevimli bir kulübede küçük bir kız ve annesi yaşarmış. Küçük kızın kırmızı bir başlığı olan hoş bir pelerini varmış ve en büyük eğlencesi dedesinden kalma Rolleiflex’i ile ormanda dolaşıp fotoğraf çekmekmiş.

Kırmızı başlıklı kızın büyükannesi ormanın diğer ucundaki kulübesinde bir başına yaşar, artık yaşı gereği ormanda uzun yürüyüşlere çıkamadığı için 4x5 inchlik Cinar’ı ile penceresinden fotoğraflar çeker, filmlerini de gece çökünce mutfakta banyo edermiş.

Bir gün annesi kırmızı başlıklı kıza şöyle demiş: ‘Büyükannenden e-mail geldi, film banyosu bitmiş, çıkıp da alamıyormuş. Kızım bir zahmet şu Kodak D76’yı büyükannene götürür müsün. Yalnız yolda dikkatli ol, tanımadığın kişilerin portrelerini çekme, gece olmadan da eve dön, olur mu?’ Bunu duyan kız hemen hemen Rolleiflex’ine bi makara Tri-X takmış, film banyosunu da çantasına atarak kırmızı başlığını kafasına geçirip yola koyulmuş.

Ormanda hain ve kötü bir kurt yaşarmış. Kırmızı başlıklı kız ormanda yürürken hain kurt da Hasselblad’ıyla büyükannenin evine gitmiş, bin bir sözle kendisini kahvaltıya davet ettirdikten sonra beraberce kahve içerlerken büyükanneyi nü fotoğraflarını çekmek için ikna etmeye çalışıyormuş. Amacı büyükanenin nü fotoğraflarıyla deneysel bir sergi açıp gelen gidene tüketim toplumu, kapitalizm falan filan diye atıp tutmakmış.

Kırmızı başlıklı kız yolda şelalerin görüntüsüne dayanamamış, Rolleiflex’i ile uzun pozlamalı birkaç kare çekmek için tripodunu kurup pozometresiyle ışığı ölçmeye başlamış. Bu esnada Boynunda Leica’sı hışımla yanından geçip giden kraliçeyi fark etmemiş bile. Kraliçe ormanda Minox marka minik makineleriyle çok kendine özgü portfolyolar üreten yedi cüceleri kandırıp fotoğraflarını bedavaya ellerinden alıp galerisinde pahalıya satmayı düşünüyormuş. Fakat ormana çok girip çıkmadığı için yolları karıştırıyor, sinirli sinirli dolaşırken arada Leica’sıyla birkaç kare çekmeyi de ihmal etmiyormuş.

Kırmızı başlıklı kız mizacı gereği detaylara çok önem verdiği, şu açıdan mı çekseydim yoksa bu açıdan mı, diyaframı 5,6 mı yapsaydım, 11 mi diye uğraşıp dururken vaktin nasıl geçtiğini anlayamamış. Bu arada kurt da büyükanneyi ikna etmiş, Hasselblad’ına 100mm’lik Zeiss Sonnar’ını takıp 400 ASA’lık siyah beyaz filmiyle nü fotoğraflarını çekmeye başlamış. Tam üçüncü makaranın sonlarına yaklaşmışlar, büyükanne de, kurt da iyice havaya girmişlerken bir anda kapı çalınca ikisi de irkilmişler. Büyükanne’nin aklına kızına attığı e-mail gelmiş ve gelenin kırmız başlıklı kız olduğunu düşünerek çok utanmış ve panikle giyinemeden dolaba saklanmış. Çünkü torununun kendisini böyle görmesini istemiyormuş. Kurt da durumu idare etmek için büyükannenin giysilerini giyererek yatağa yerleşmiş hemen.

Oysa gelen yolu şaşırmış olan kraliçeden başkası değilmiş. Yedi cüceler yerine yatakta büyükanne kıyafetindeki kurtla karşılaşan kraliçe önce şaşırmış, ama sonra hiç ‘senin kulağın neden böyle büyük, gözlerin niye kocaman’ falan diye sormadan Leica’sına 50mm Summicron’unu taktığı gibi bu tuhaf haldeki kurdun fotoğraflarını çekmeye başlamış. Amacı bu fotoğrafları galerisine asarak gelen gidene kimlik bunalımı, varoluşun görsel izdüşümü falan filan diye atıp tutmakmış.

O sırada iyice geç kaldığını fark eden kırmızı başlıklı kız tripodunu toplayıp Rolleiflex’ini boynuna asmış ve büyükannesinin evine doğru yürümeye başlamış. Ama aceleyle yolunu şaşırınca karşısına çıkan ilk patikayı bir ev görene kadar takip etmeye karar vermiş. Derken karşısına sevimli mi sevimli, küçük bir kulübe çıkmış. Kulübede kimsecikler yokmuş, içeri giren kırmızı başlıklı bir köşede yedi küçük tripod görmüş, içeride karanlıkça bir odada yedi küçük agrandizör varmış. Hava karardığı için artık fotoğraf çekemeyecek olan kırmızı başlıklı kız da bari filmimi banyo edip birkaç kare basayım, sabah da büyükanneme giderim diye düşünmüş.

Tam kendi filmini banyo edip bitirmiş, kurutmak için yedi küçük dolaptan birine asarken yedi cüceler gelmemişler mi… Cüceler kırmızı başlıklı kızı görünce önce şaşırmışlar ama sonra biraz sohbet edince hemen arkadaş olmuşlar. Akşam şömine başında cüceler ve kırmızı başlıklı kız birbirlerine internet sitelerinden portfolyolarını göstermişler. Kırmızı başlıklı Kız yedi cücelerin her birinin fotoğrafta kendine has bir bakış açısına sahip olduğunu görmüş ve sevinmiş: Bir tanesi olaylara bilgin gibi, diğeri şakacı bir tavırla, bir diğeri öfkeyle, bir diğeri uykucu bir durağanlıkla yaklaşıyormuş, hele hapşırık isimli cücenin makineyi titreterek elde ettiği özel bir tarz varmış ki Kırmızı Başlıklı Kız hepsinden çok beğenmiş. Cüceler de Kırmızı Başlıklı Kızın fotoğraflarını çok sevmişler. Bütün gece hep birlikte fotoğraftan konuştuktan sonra sabaha doğru heyecanla sekiz kişilik bir fotoğraf grubu oluşturmaya karar vermişler. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için diyen kafadarlar sekizin karesinden yola çıkarak gruplarına f64 adını vermişler. Beraberce detaylı doğa fotoğrafları çekmek için büyük annenin Cinar’ını ödünç almaya karar vermişler.

Derken efendim gökten üç megapiksel düşmüş: Biri ormanın, cücelerin, kırmızı başlıklı kız, büyükanne ve kurdun başına; biri bu hikayeyi okuyanların; üçüncüsü de anlatan bendenizin başına. Bu megapikseller sihirliymiş, düştükleri yerde ne kadar filmli makine varsa hepsini balkabağına çeviriyorlarmış. Böylece birbirinden farklı ne kadar dizayn ve format varsa Hasselblad, Leica, Cinar, Rolleiflex, Minox demeden hepsi bir anda hepsi birbirine benzeyen Japon malı balkabaklarına dönüşmüş ve kimse megapikselden başka laf konuşamaz olmuş .

Umarım masalı sevmişsinizdir. İçinizden bazı şüphecilerin burun kıvırarak ‘İyi de Pamuk Prenses nerede?’ diye sorduğunu duyar gibiyim. Açıklayayım: başından beri orman hayatını pek eğlenceli bulmayan Pamuk Prenses büyük şehre gidip sanat tarihi okumuş, ama orada kurdun ortanca yeğeninin anlattıklarına kanarak mezun olur olmaz bir reklam ajansında art direktör olarak çalışmaya başlamış. Evlenmiş, Allah bağışlasın, iki çocuğu olmuş. En son Kurban Bayramında ormana gelmiş diyorlar ama ben görmedim. Sanırım bu anlattığımla hikayemiz tamamlanmış oluyor.

Bir sonraki yazıda –sözünü vermiş olduğum ‘Sanatçı ve İzleyicinin Beğenisi’ konusunda- buluşmak dileğiyle hepinize çok sevgi ve selamlar.

Sizlerin Erhard’ı 

Share |




 


 
 
Erhard Schmidt
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tüm Haklari Saklidir © All Rights Reserved
www.vefotograf.com Sitesinde Bulunan Yazili ve Görsel Eserlerin Bütün Haklari ve Sorumlulugu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin Izinsiz Olarak Kismen veya Tamamen Kopyalanmasi ve Kullanilmasi, 5846 sayili Fikir ve Sanat Eserleri Yasasina Göre Suçtur.