Sanat ve Ticaret  
 

Sevgili dostlar,

Geçtiğimiz yazımda sizlere iki akşam yemeği öyküsünü anlatarak kendini pazarlamaya çalışan sanatçının düştüğü durumlarla ilgili dilim döndüğünce örnekler sunmaya çalışmıştım.

Yanlış anlaşılmak istemem elbette: Amacım sanat cicidir, ticaret kaka gibi sığ bir mesaj vermek değil. Vurgulamak istediğim konu sanatçının önceliklerinin neyle ilgili olması gerektiği konusunda. Bir gerçeğin altını çizmek gerek: pek çok sanat eserinin gerçekleştirilebilmiş olmasının başlıca sebebi başından bir alıcının olduğunun düşünülmesidir. Batıda müzeleri dolduran binlerce eserin çoğu için bu böyledir, Mozart’ın sipariş harici bestelenmiş eseri yok gibidir, tıpkı fotoröportajın altın çağında oluşturulan dizilerin arkasında güçlü basın kuruluşlarının vermiş olduğu siparişlerin yatması gibi. Ama sanatçıyla satış amaçlı üretim yapan zanaatkar arasında bir fark vardır. Sanatçının üretiminin sebebi satış değildir, onu motive eden farklı duygu ve düşünceleri vardır elbette, ama anlamak gerekir ki, üretimin mümkün ve sürekli kılınabilmesi için eserin maddi bir karşılık bulabilmesi gerekir –sanatçımızın bir mirasyedi olmadığı ya da sadece güneş ışığı ve suyla yaşayan bir tür hint fakiri olmadığını düşünürsek tabii.

15. yüzyıldan bir örneği ele alalım: Leonardo’nun Son Akşam Yemeği tablosu …

Milano’da Santa Maria delle Grazie kilisesinin bir duvarını süsleyen 460cm’e 880cm boyutlarında bir duvar resmidir Son Akşam Yemeği. Kilisenin açtığı bir tür ihale üzerine Leonardo gibi bir çok başka ressam bu duvar resmi için teklif vermiştir. Elbette dini konulardadır tüm teklif edilen resimler, en çok da haçın üzerinde ızdırap içindeki İsa resimleridir önerilen. Oysa Leonardo rahiplerin yemek yerken de görecekleri bir resmin hiç olmazsa daha az iştah kaçırıcı bir konuyu içermesi gerektiğini iyi biliyordu. Dolayısıyla Yuhanna İncilinde anlatıldığı şekliyle İsa’nın son akşam yemeğini seçti konu olarak ve kilisenin siparişini almayı başardı. Sipariş olmadan bu ölçekte bir çabaya girişmesi mümkün olamayacaktı. Ama Leonardo’yu Leonardo yapan şey başarısını siparişi almakta değil, gerçekten özgün ve iyi bir resim ortaya koymakta aramış olmasındadır. Son derece zekice bir kompozisyonla oniki Havari üçerlik gruplar hainde İsa’nın iki yanına yerleştirilmiş ve Maria Magdelana da gruplardan biriyle İsa’nın arasına ilginç bir simetri oluşturacak şekilde yerleştirilmiştir. On dört kişiden oluşan bir kompozisyonun bu kadar sarih biçimde öyküsünü anlatabilmesi, yüz ifadeleri ve perspektif eseri ölümsüz kılmaktadır. Resme baktığımızda sadece resmin detaylarını düşünürüz, çünkü resim kilisenin duvarında ve daha sonra da sanat tarihinde kendisine ayrılan yeri tamamen kendi estetik gücüyle doldurabilmiştir. Evet, gerçekleşebilmesi için Leonardo’nun ticari zekasına ihtiyaç vardı, ama gerçekleşme sebebi sanatçının yaratma arzusudur.

Sanatın maddi karşılığının olması ile profesyonellik arasındaki ilişki tavuk ve yumurta arasındaki ilişkiye benzer: Hangisinin önce geldiğini söylemek güçtür ama biri olmadan diğeri olmaz. Profesyonellik sözü de iki anlamda ele alınabilir : öncelikle profesyonellik kökü olan ‘profession’ sözcüğü itibarıyla söz konusu uğraşın bir meslek olduğuna , dolayısıyla kişinin zamanını, maddi ve manevi imkanlarını bu iş için geniş anlamda seferber etmekte olduğuna işaret eder. Profesyonelliğin diğer bir karşılığı da yapılan işin belirli bir kalitenin üstünde olması durumudur. Alın size bir tavuk yumurta ilişkisi daha: Hangi işten çok az ve zaman kaynak seferberliğiyle yüksek bir kalite alındığı görülmüştür?

Özetle ifade etmek gerekirse herhangi bir sanat uğraşından yüksek seviyede sonuçlar alınabilmesi için o uğraşın verilmekte olduğu toplumun o konuya belirli bir seviyenin üstünde yatırım yapmaya hazır olması ön koşulardan biridir. Bu durum o konuyla uğraşan kişilere (sanatçılara) yaptıklarını bir mesleğe dönüştürme imkanı sunar, meslek sayesinde çaba yoğunlaşır ve derinleşmeyle ustalık gelir.

Bireyin fedakarlığı elbette değerlidir ama kalıcı üretim ancak anlamlı bir gelir-gider muhasebesiyle sağlanabilir. Leonardo’nun ressamlık uğraşını sürdürmesini sağlayan şey kilisenin ona sanatı karşılığında bir ödeme yapmaya hazır olmasıdır, onu iyi bir ressam yapan ise kendi çalışma ve yeteneğidir. Hangisi tavuk, hangisi yumurta?

Ama bir üretici olarak sanatçı çok özel bir konumdadır, eğer sanatçı olarak kalmak istiyorsa tabii. Sanatçı özgün soluğunu yitirmemek için kendi iç dünyasının rehberliğinde yürümelidir. Eğer rehber olarak ‘başkalarının beğenisini’ seçerse bu sonu olur: galerilerin, şu ya da bu küratörün hoşuna gideceğini umarak işler üretmek, dünyada o an için prim yaptığı varsayılan şu ya da bu akımın takipçisi olmak bireysel sesini boğar, işlerini kişisellikten uzaklaştırır.

Profesyonel sanatçının üretim anlayışı kapitalizm öncesi dönemin ahlakını çağrıştırır. Aristo üretimin kullanım için olması gerektiğini vurgulamıştır, satmak için bir şey yapmak çok da uygun değildir Aristo’ya göre. Sanatçının durumu buna benzer: O başkalarının kullanabileceği bir eser verir, yaptıkları başkalarının –bazen tüm bir toplumun- bilincinde yankı bulur ve bir işe yarar. (Sanat eserler işe yararlar!) Evet, sanatçının eserleri satılabilir ve para ödenebilir onlara, ama sanatçının çıkış noktası satış değildir, kullanımdır, izleyicinin zihnindeki yankıdır. Bugünün kapitalist toplumları sanat eserine makul değerler biçebildikleri oranda gelişmiş sayılmalıdırlar bence. (Milyon Dolarlık fiyatlar yaratma yolundaki piyasa cingözlükleri konumuz dışı elbette, bu düpedüz yapay talep oluşturmadır çünkü). Toplumların sanat eserlerine doğru değer biçebilme becerileri kendi samimi sanatçılarını yaratabilmelerinin anahtarıdır.

Biz fotoğrafçıların bunca lakırdıdan hissesi ne olmalıdır? Bugün fotoğrafın ne kadar hızlı ve çok üretildiğini biliyoruz. Kapitalist ekonomi bol ve hızlı üretim talebi aştığında ürünleri imha eder, fiyatları koruma refleksidir bu. Hiç şüpheniz olmasın sergilenen bir çok fotoğraf da bu değer biçme mekanizması tarafından yok edilmektedir, etkin sergileme kanallarına ulaşamayanları söz konusu bile etmiyorum. Bize düşen belki de sadece kendi içimizden geldiği gibi üretmeyi peygamberce bir sabırla sürdürmektir, bir başkasında / başka birilerinde işe yarar bir yankı oluşacağını umarak. Para kazanmak konusuna gelince, sadece sanat fotoğrafı çekerek para kazanmanın tüm dünyada çok güç olduğunu biliyoruz, ama sanatçı kalabilmek istiyorsak – bu ihtiyar İsviçrelinin tavsiyesi – belki para getiren kanalları ilk elde ayırmak daha doğru olabilir. Para getiren işler yapmak / para getiren fotoğraflar çekmek ayıp değil, ama çıkış noktası para olunca yapılan işin sanat olması da kolay değil elbette.

Onca laf ettik, gene Leonard Cohen’in lafına döndük: Para için hiçbir şey yapmadım, yaptığım her şeyin parasını aldım.

Aslında sanatçının yaşadığı durumların çoğu toplumun tercihleri / beğenileri ile ilgilidir. İsterseniz haftaya da bu konuyu ele alalım.

Bu yazı biraz ciddi oldu galiba, lütfen İsviçre’ye dönen torunlarım Lieselotte ve Martin’i özlüyor olmama verin bu durumu.

Sevgilerle,


Sizlerin Erhard’ı 

Share |




 


 
 
Erhard Schmidt
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tüm Haklari Saklidir © All Rights Reserved
www.vefotograf.com Sitesinde Bulunan Yazili ve Görsel Eserlerin Bütün Haklari ve Sorumlulugu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin Izinsiz Olarak Kismen veya Tamamen Kopyalanmasi ve Kullanilmasi, 5846 sayili Fikir ve Sanat Eserleri Yasasina Göre Suçtur.