Sevgili Dostlar,
Geçen haftaki yazımızda fotoğrafta ya da sanatta sadeliğin öneminden dem vurmuş ve illaki bir kural konacaksa, bir eserin gücünün içeriğinin çarpıcılığından/içerdiği öğelerin çokluğundan ziyade üzerimizdeki etkisinde aranmasının önemine değinmeye çalışmıştık.
Sanat eserinin etkisi üzerine biraz söyleşelim: Sanat eseri ne işe yarar, bir sanat eserinin bize yaptığı nedir? Dedemin savaşta yıkılmış Frankfurt Opera binasın üzerindeki yazıyı bana gösterdiği günden bahsetmiştim. Ustaların parlatmaya çabaladığı Pirinç harflerle kocaman Dem Wahren, Schönen, Guten yazılmıştı. Gerçeğe, Güzele, İyiye! İyi sanat eseri algımızı açar, Gerçekle, İyiyle ve Güzelle olan ilişkimizi güçlendirir.
Ama sanat basitçe Gerçekten, Güzelden ve İyiden bahsederek başaramaz bunu. Gerçekten bahsetmek bilim insanlarının ve gazetecilerin işidir, yayımlanan istatistiklerin gerçeği yansıttığını düşünürüz; evimizi boyayarak güzelleştirebiliriz, doğa güzel de olabilir ölümcül de; devlet adamlarının, kanun yapıcıların mevkilerini ortak iyiliğimiz için edinmiş olduğunu düşünmemiz beklenir, başımız ağrıdığında bir ilaç içeriz ve iyi gelir.
Sanatın yöntemi ve işlevi farklıdır. Bir Beethoven senfonisinin diş ağrısına iyi geldiği görülmemiştir şu ana kadar, bir romanın istatistik verisi yerine kabul görmesi de düşünülmez, Lee Friedlaneder’in Albaquerque fotoğrafını şehirleşme konusunda karar almaya çalışan bir mahkeme heyeti delil olarak kabul etmez vs.
Sanat bize dünyayla ilgili bir estetik deneyim yaşatarak ruhumuzu etkiler. Ruh sözcüğüyle hayaletlerden bahsettiğim zannedilmesin: Wittgenstein’ın tanımından yola çıkıyorum ben: Ruh, kişinin deneyimleri sonucu oluşturduğu ve söze dökemediği duygu ve düşüncelerinin toplamıdır. Fikirlerimizin, dünyayı değerlendirmemizin, kişiliğimizin özünde işte bu ‘ruhumuz’ yatar. Sanatın yola çıktığı yer sanatçının ruhudur, varacağı yer de izleyicinin ruhu. Metafizik olmayan, ama söze de dökülemeyen ince ve çok güçlü bir ilişkidir sanat.
Erhard amca, uzattın lafı yine dediğinizi duyar gibi oluyorum. Hemen pratik örneklere dökeyim işi: Efendim bendeniz 60’larda şimdi olmayan saçlarımı ilk uzattığım günlerden bu yana iflah olmaz bir Bob Dylan hayranıyım. Geçenlerde üstadın yaşlılıktan bahseden bir şarkısını dinlerken ‘Yeni gözlerim var artık, her şey uzak görünüyor’ sözlerinin beni ne kadar etkilediğini fark ettim. E yaşlandım artık, dünyayla başka bir ilişkim var şimdi. Aynı duygunun geçenlerde bizim fotoğrafçı çocuklardan birinin dinlettiği bir Türk şarkısında da çok güzel dile geldiğini fark ettim geçenlerde ‘Ruya gibi her hatıra , her yaşantı bana’. Zeki Müren ismini ve bu mısrayı not ettim hemen Türkçe defterime. Bir ruh halinin iki farklı dünyada aynı anlama ulaşan ifadeleri, paragraflarla ifade edilebilecek bir değişimimin birkaç sözcükte ifade bulması. Bob Dylan ya da Zeki Müren’le aramda kurulan özel bir iletişimdi yaşadığım.
Bambaşka bir örneği fotoğraftan verebilirim. Annie Leibowitz’in Oğul Bush döneminde Beyaz Saray’da çektiği fotoğraflar. Bu fotoğraflardaki yüzlere bir bakalım: Hiçbir ima, hiçbir söz yok, ama bir bakışta hissediyoruz ki bu insanlar büyük yıkımların sorumluluklarını taşımaktadırlar ve bu konuda kendilerinden samimiyet bekleyemeyiz. Fotoğraflar bize karakterleri görünür kılıyor, tipki Sander’den Avedon’a pek çok ustanın yapmış olduğu gibi Leibowitz de bize basit bir kompozisyon içinde portrelediği kişilerin söze dökülemez özelliklerini, ‘ruhlarını’ sunuyor.
Sanatçı –ister fotoğrafçı, ister şair, isterse müzisyen olsun- ifadesi zor olanı algılanır kılma yetisine sahiptir. İyi sanatçıların bu konuda kendi yöntemleri vardır. Buna o sanatçının tarzı, üslubu diyoruz. Sançtıyı diğer santçılardan ayıran şey üslubunun özgünlüğü ve gücüdür.
Biz ölümlü fotoğrafçılar, nasıl bir donanıma sahip olmalıyız ki çektiğimiz fotoğraflar başkalarının ‘ruhlarına’ ulaşsın, anlatılması zor olanı bir çırpıda gösterelim; anlaşılır, hissedilir kılıverelim?
Dünya karmaşıktır, karmaşık olanı anlamak sabit bir hedeften çok hareketli bir hedefi vurmaya çalışmaya benzer: aklın çabası her an değişik bir yönde işlemek zorundadır. Sanatçı öğretmen değildir, net ve kesin bir açıklama sunması –ya da böyle bir açıklamaya sahip olması- beklenmez. Onu ayrıcalıklı kılan bir şey varsa bakışındaki tazeliği yitirmeyişidir. Sanatçı bilmek zorunda değildir, ama düşünür, hisseder ve merak eder.
Bugün ticari olarak pompalanan fotoğrafçılıkta merak, duygu ve düşüncenin büyük yerler kaplamadığını görürsünüz. Heves elbette değerlidir, ama sadece başlangıç için. Yeterli derecede bireysel merak, duygu ve düşünce bir fotoğrafçının çalışmasını beslemiyorsa başka fotoğraflar besliyor demektir. Hiç unutmam, Bern’de yayınlanan prestijli bir fotoğrafçılık dergisi yılar önce ‘Renk Kompozisyonu’ başlıklı bir yarışma düzenlemişti. Önceki sayılarda yayınlanan bir fotoğraftan etkilenen bir çok hevesli okur renkli çamaşır mandallarından kendilerince kompozisyonlar oluşturarak yarışmaya göndermişlerdi. Dergi bir duyuru yaparak okurlarından daha fazla çamaşır mandalı fotoğrafı yollamamalarını rica etmek zorunda kalmıştı sonunda!
Renkli mandalları yan yana bir ipin vs. üzerine dizip bir renk kompozisyonu oluşturmak hoş bir fikirdir, ama sadece ilk yapıldığında. Böyle bir fotoğrafı kendi makinemiz, ipimiz ve mandalarımızla çektiğimizde fotoğraf bizim olmaz. Benzer şey aslında sanat fotoğrafının çoğu alanında geçerlidir: Siyah Beyaz sokak fotoğrafında Bresson’un yolundan tamamen ayrı yürümek kolay değildir, insanlar onun yaptığını yapmamaya çalışarak bile Bresson’dan etkilenmiş olurlar. Aynı şey renkli fotoğrafı sanat katına yükseltmiş olduğunu söyleyebileceğimiz Egglestone için de geçerlidir. Çözümlemeler her zaman renkli mandalda olduğu kadar net ve kesin olamasa da çığır açan fotoğrafçıların işleri kaçınılmaz olarak aynı yolda yürüyen diğer fotoğrafçıların çalışmalarından mutlak özgünlük hakkını alır götürür.
Açık olan bir şey varsa özgünlüğün özgün olma çabasıyla elde edilebilecek bir şey olmadığıdır. Her insan eşsizdir ve hiçbir insan bir diğer insana benzemez. İç dünyalarıyla ilşkilerini yitirmemiş sanatçılar –Wittgenstein’ın ruh tanımını hatırlayalım- eserlerinde kendilerini koyarlar ortaya. Kolay değildir bu elbette, kişinin kendisini gözlemleyebilmesini gerektirir ki en yüksek zihinsel çabalardan biridir bu. Başka birisinin portresini çektiğinizde bile öznel bakışınızdır aslında sunduğunuz, tartışmaya açılan fotoğraflanandan çok fotoğrafçının bakışıdır.
Özgünlüğün düşmanı ise kolay ve kestirme yoldan beğenilme arzusudur. Sanatçı eserini başkalarının hoşuna gideceğini varsaydığı öğeleri oradan buradan derleyerek oluşturmaya girişir. Kötü bir kolajdır ortaya çıkan çoğu kez. Fotoğrafçılık ne fotokopidir, ne de bir kes –yapıştır eğlencesi oysa.
Öyleyse ne yapmalı? Gözlerimizi açalım ilk defa görüyormuşçasına bir bakalım aynaya ve etrafımızı saran dünyaya. Biz ne görüyoruz? Neyi, nasıl göstermek isteriz? Bu sorulardır uğraşmamız gerekenler.
Elbette düşündüklerimiz başkalarının da aklından geçmiştir, ustaların kimi fotoğraflarında kendi duygumuzu bakışımız bulabiliriz. Gökyüzündeki Aysa çekmek istediğimiz, fark ederiz ki ustaların fotoğrafları Ay’a işaret eden parmaklar gibidir. Öylesine beğeniriz ki kimi fotoğraflarını, farkında olmadan makinemizin vizöründe de bulmaya çalışırız aynı görüntüleri. Ama unutmayalım: biz parmakları değil Ay’ı çekmek istiyorduk. Kendi gördüğümüz şekliyle, gökyüzünde asılı gibi duran Ay’ı. Bir Zen deyişiyle bağlayalım sözü:Gökyüzündeki Ay’la onu işaret eden parmağı karıştırmamak gerekir!
Fark ettim ki İsviçre’den getirdiğim takvimde Bayramlarınız gösterilmemiş. Batının bakışı böyle eksik olabiliyor işte. Gecikme için bağışlayın lütfen beni.
Hepinizin bayramını kutlar, sevgi ve saygılarımı sunarım.
Sizlerin Erhard’ı