İki Akşam Yemeği  
 

Sevgili Dostlar,

Sizleri biraz ihmal ettiğimin farkındayım. Lütfen yazmakta gecikmemi bağışlayın. Önce üşüttüm, birkaç gün hasta yattım. İyileştikten sonra da hoş bir sürpriz günlerimi kaplayıverdi: Torunlarım Lieselotte ve Martin anneleriyle birlikte ziyaretime geldiler. Dört ve yedi yaşlarındaki iki afacana İstanbul’u gezdirirken iyiden iyiye İstanbullu olduğumu hissettim. Topkapı Sarayı, vapur yolculuğu gibi beylik eğlencelerin ötesinde iki afacana Taksim Bambi Cafe’de annelerinin endişeli itirazlarına rağmen Dilli Kaşarlı tost yedirdim ki ikisi de bayıldılar bu lezzete. Efendim biz İsviçrelilere İsviçre’nin herhangi bir yerindeki bir McDonalds ya da Starbucks’ı gösterip fikrimizi sorsanız en iğneleyici ifadelerle Amerikan zevksizliğinin hiç üşenmeden buralara kadar gelip sağlığımız ve damak zevkimize kast ettiğinden bahseder dururuz. Sonra aynı kişiyi İsviçre’nin uzağında herhangi bir memlekette takip edin, bakalım ne göreceksiniz? Acıkır acıkmaz Amerikan zincirlerinden birinin ilk karşısına çıkan şubesine dalacak ve hamburgerleri midesine indirecektir. O anda yediği ile ilgili fikrini sorarsanız size bilgiç bir ifadeyle uluslar arası zincirlerin hijyen açısından ne kadar güvenilir olduğundan, fast food’un pratikliğinden vs. bahsedecektir. Zannederim biz İsviçrelilerin aynı konu üzerinde zıt bakış açılarını değişen durumlarda büyük bir rahatlıkla arka arkaya savunabilme özelliğimiz hayat standardımızın yükselmesine büyük katkılarda bulunmuştur. Başka türlü nasıl yedi düvelin kaynağı belirsiz paralarını aklayıp bankalarımızda topladıktan sonra bankacılık sistemimizin dürüstlüğü konusunda kendimizi dünya şampiyonu ilan edebilirdik ki? Neyse efendim, küçük Lieselotte dün aradı İsviçre’ye geldiğimde kendisine dilli-kaşarlı tost getirmemi rica ediyor. Bir yolunu bulacağım tabii…

Gördüğünüz gibi torunlarıma İstanbul’u gezdirecek kıvama geldim artık, her ne kadar sosyal bir kelebek olmaya yaşım ve mizacım çok münasip olmasa da genç arkadaşlarımın davetiyle kimi yemeklere, toplantılara da katılır oldum artık. Geçenlerde bir akşam yemeğinde şahit olduklarım içim acıttı biraz, ama çok benzerini yıllar önce konuk olduğum bir Alman fabrikatörün yanında da yaşamıştım. Yıllar bana bir şey öğrettiyse bu kuşkusuz kültürün göstermelik örtüsünün değişen desenlerin altında tüm insanların aynı olduğudur. İsterseniz iki akşam yemeğinden de kimseleri rencide etmeden kısaca bahsedip kıssadan hisse çıkarmaya çalışalım.

Uzun seneler önce Almanya’nın Bielefeld şehrinin yakınında komik isimli (Almanca ‘kova döken’ anlamına gelen bir laf) muhafazakar bir işadamının yine aynı komik isimli fabrikasının üstündeki muhteşem ofisinin giriş kısmında sekreterin beni içeri almasını bekliyordum. Konu tekstil makineleri ve işçi sağlığıydı. Oturduğum koltuğun tam karşısında Picasso’nun Guernica’sının güzel bir reprodüksiyonu asılıydı. Bilirsiniz, Guernica İspanyol iç savaşında Almanların kendilerine yakın olanlara destek olma bahanesi ve esas olarak Hava Kuvvetleri komutanı Hermann Göring’in yeni uçak ve bombalarının gücünü tüm dünyaya göstermek arzusuyla acımasızca bombalanmış ve yerle bir edilmiş bir İspanyol kasabasıdır. Picasso’nun da bu konuyla ilgili bir SS subayıyla hoş bir anekdotu da vardır. SS Guernica’yı göstererek küstahça sorar: ‘Bunu sen mi yaptın?’ ‘Hayır’, der Picasso, ‘Siz yaptınız’.

Neyse tabii resmi gördüğümde aklımdan bunlar geçmiyordu, sadece bekliyordum. İçeri alındığında Herr Kovadöken’in yalnız olmadığını ve başka bir beyle görüşmekte olduğunu gördüm. Bey Bielefeld şehrinin tiyatrosunun değerli bir sanat yönetmeniydi. Herr Kovadöken vaktinin darlığından şikayet ederek konuları konuşmak için ikimizi birlikte bir akşam yemeğine davet etti.

Lafı uzatmayalım, Bay Kovadöken’in bu nazik davetinin ardından hep birlikte kocaman Mercedes’ine bindik ve hoş bir restorana yollandık. Şaraplarımız açıldı, birinci kadehlerimizi içerken benim konum hallolmuştu bile: Kovadöken firmasının ilgili mühendisleri iş güvenliği konusundaki çalışmalarını bizimle çalışacaktı, yeni bir çalışma istersek bu konuda bize bir fatura çıkarılacaktı. Adil ve net. Derken değerli sanat yönetmeniyle sohbet ilerlemeye başladı: Kovadöken Şirketi 50 yaşına basıyordu. Babadan oğula devredilmiş ve hep büyümüş bu şirketin başarılarını vurgulayan bir multivizyon gösterisi hazırlanmalıydı. Bielefeld’li sanat yönetmeni dostumuz içinde lazer ve dumanların da olacağı çok heyecan verici bir gösteriden bahsetti. Ayrıca baba Kovadöken’in üstün teknik zekası ve 1930’lardan 1945’e kadar Alman Hava kuvvetleri için yedek parça sağlayıcısı olarak başarıları da vurgulanmalıydı. Anne Kovadöken de unutulmamalıydı elbette: Sadık bir eş, mahir bir muhasebeci olarak hep babanın yanında olmuştu. Bay Kovadöken cebinden bir zarf çıkardı: Anne ve babası, 30’lu yılarda kollarında gamalı haçlı pazubantlarıyla hoş bir fabrika binasının önünde muhabbetle objektife gülümsüyorlardı. İşte bu fotoğraf da mutlaka gösteri de yer almalıydı. ‘Harika’, dedi Bielefeld’li sanat yönetmeni, hemen tararız fotoğrafı ve kullanırız. Sonra gösterinin maliyeti vesaire üzerinde konuşmalar başladı. Sanat yönetmeni dostumuz ‘Maliyetli olabilir ama yeniden kullanılabilir bir gösteri bu, her yıl küçük değişiklik ve ilavelerle tekrar edilebilir.’ gibi sözlerle Bay Kovadöken’i etkilemeye çalışırken bay Kovadöken de içinden geçtiğimiz zorlu ekonomide maliyetlerin düşürülmesinin önemini vurguluyordu.

Benimse kafamda 3. kadeh şarabı içiyor olmanın da etkisiyle iki nesil Kovadökenler Guernica’nın önünde ellerinde bira bardakları değerli sanat yönetmenimizle birlikte ‘yeniden kullanılabilir bir gösteri la lala laa’ diye şarkılar söylüyor, Kumandan Hermann Göring’le anne Kovadöken birbirlerine küçük uçak parçaları atıp kıkırdıyorlardı. Bu tatlı düşten Bay Kovadöken’in sevecen sesiyle uyandım: ‘Herr Schmidt, görüyorsunuz, sanattan da kopmamaya çalışıyoruz. Elimizden geldiğince endüstrinin sanatın bir müşterisi ve destekçisi olmasını istiyoruz.’ ‘ A elbete Herr Kovadöken’, dedim Anlayabildiğim kadarıyla bu sizde bir aile geleneği. Babanızın da Herr Göring üzerinden Picasso’ya desteğini bizzat büronuzun girişinde yaşattığınızı düşünürsek…’ İkisi birden çok terbiyesizce bir laf etmişim ama bu şaraba ve zevzekliğime verilerek unutulabilirmiş gibi suratıma birer bakış attılar ve sohbetlerine devam ettiler.

Sanırım lazerli ve dumanlı gösteri eşliğinde Kovadöken Firmasının ellinci yılı görkemli biçimde kutlanmış, Musevi asıllı bir müşteriyle yaşanan bir tatsızlıkdan dolayıysa gösterinin tekrarlarında gamalı haçları rötuşlamışlar. Şu Photoshop ne pratik, değil mi?

 

İkinci akşam yemeği daha yakın bir tarihte, ülkenizin B. Şehrinde K. şehrinizin belediye başkanı, yardımcısı, ve yine K. kentinde yaşayan değerli bir fotoğrafçı dostumuza çevirmenliğimi yapan bir fotoğrafçı arkadaşım ve hasbelkader fazlalık olarak bendenizin katılımıyla gerçekleşti. Kimseyi rencide etmek istemediğim ve hadise de Türkiye’de yakın bir tarihte yaşandığı için çok az şey anlatacağım. Özetle K. Belediye başkanı ve yardımcısı bir kültür etkinliğine katılmak için başka bir şehirdeydiler, aynı etkinliğin peşinde ben ve çevirmen arkadaşım da oradaydık. K. lı fotoğrafçı dostumuzun çok da parlak olmayan bir fotoğraf gösterisi de aynı etkinlikte yer almaktaydı.

Tuhaf bir akşam yemeğiydi: içki içilen bir lokaldeydik, K.lı bürokratlar ve onlara uyum çabasındaki K.lı fotoğrafçı dostumuz sadece soda içiyor, etraflarındaki masalarda içki içip şarkı söyleyen kızlı erkekli gençleri başka bir dünyanın mahluklarıymışçasına seyrediyorlardı.


Elbette içip içmemesi konusunda herkesin seçimine ancak saygı duyulur, tabi seçim duruma göre zırt pırt değişmediği sürece. Ben ve gönüllü çevirmen dostumuz samimiyetsizliği sevmediğimiz için bir küçük rakı açtırıp içmeye başladık. K.lı fotoğrafçı K.Lı bürokratlarla muhabbetini ilerletmeye çalışıyor çok da iyi takip edemediğim sohbette kendi fotoğraflarının belgesel değerinden vs. bahsediyordu. Sonra konu belediye için hazırlanacak kitapların fotoğraflarının çekiminin konusuna geldi. Sanırım pasta önemseniyordu ve K.lı dostumuz burada bürokratların ağzından bir söz koparmaya çalışıyordu. Bir ara heyecanla fotoğrafa bağlılığından, sırf beş dakikalık gösterisindeki duygu akışından mahrum kalmamak için on saat yol teperek B.’ye geldiğini ve yemekten hemen sonra bir on saat daha yol teperek eve döneceğinden dem vurdu. Herkes şaşırmıştı. Belediye Başkanı gülümseyerek bana döndü: ‘Erhard Bey, siz ne dersiniz bu çalışkanlığa?’ ‘Bir dakikanızı rica ediyorum dedim,’ ve hemen Türkçe deyimleri kaydettiğim minik defterimi cebimden çıkardım. Sayfaları karıştırdım ve istediğimi bulunca sanırım çok da iyi olmayan bir telaffuzla okudum: ‘Beyefendi, hakkınız kırk altın ve kırk kötektir!’ Sanırım ‘kötek’ sözünü ‘kotek’ olarak telaffuz etmem biraz gülüşmelere yol açtı.

Efendim sanırım konuyu nereye getirmeye çalıştığım çok açık: Sanatçı ve Ticaret Çabası’.
Önümüzdeki yazıda bu konuyu ele alalım ama son söz şimdilik Leonard Cohen’den gelsin: ‘Para için hiçbir şey yapmadım, yaptığım her şeyin parasını aldım’.

Hepinize mutlu bir yılbaşı ve güzel bir 2010 dilerim.

Sizlerin Erhard’ı

Share |



 


 
 
Erhard Schmidt
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tüm Haklari Saklidir © All Rights Reserved
www.vefotograf.com Sitesinde Bulunan Yazili ve Görsel Eserlerin Bütün Haklari ve Sorumlulugu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin Izinsiz Olarak Kismen veya Tamamen Kopyalanmasi ve Kullanilmasi, 5846 sayili Fikir ve Sanat Eserleri Yasasina Göre Suçtur.