Merhaba pek sevgili fotoğraf dostları
Zaman ne çabuk geçiyor Erhard beyinde dediği gibi
Siz güzel geçiriyorsunuzdur zamanınızı inşallah,lafı uzatmayayım ve
Erhard beyin harika yazısına dikkatimizi verelim
Damağınızdan Nutella,kulağınızdan,Aretha Franklin eksik olmasın.)
Sağlıklı günler dilerim... (Engin Güneysu)
Zaman ne çabuk geçiyor, Türkiye’ye gittikçe daha çok alışıyor adetlerinizi daha yakından tanımaya çalışıyorum. Türk kahvesine henüz alışamasam da biranız gayet güzel, hele rakınız bizim Schnapslarımızı unutturuverdi bana. Ama İstanbul’un en güzel yanı bir şeyler yer içerken edilen sohbetler, şakalaşmalar. Yanımda küçük bir defter taşıyorum artık, her gün öğrendiğim yeni Türkçe kelimeleri not edip akşamları tekrarlayabileyim diye. Nasıl gönülden isterim tüm o sohbetlere dil engeli olmaksızın katılabilmeyi. Neyse ki bana gönüllü tercümanlık eden dostlar var, ister yazıyla, ister sözle söyleşebiliyorum sizlerle.
Bu haftaki konumuz bir fotoğraf projesinde konu seçimi/ konunun ele alınışı. Efendim ister fotoğraf çeksin ister hiç eline fotoğraf makinesi almamış olsun, fotoğrafla biraz haşır neşir olan herkesin kısa sürede kavradığı bir gerçek vardır: tek fotoğrafın fotoğrafçısı yoktur. Yine bilmece gibi konuşmaya başladın Erhard amca dediğinizi duyar gibiyim. İzin veriniz, bu ihtiyar İsviçreli meramını anlatsın: Bir fotoğrafçının tek bir fotoğrafı ne kadar sağlam kompozisyonlu ve güçlü olursa olsun tek bir noktanın istikamet belirtmekteki zayıflığına benzer bir zayıflıkla maluldür. O tek fotoğrafa bakanlar fotoğrafçının gerçek bakış açısını kavramakta zorlanırlar: Nasıl bir noktadan sonsuz sayıda, sonsuz yönde çizgi geçebilirse, tek bir fotoğrafın içerdiği öğelerden yola çıkarak da sonsuza yakın yorum yapılabilir – bunların büyük kısmı fotoğrafçının anlatmak istediğiyle alakasız hatta fotoğrafçıyı öfkelendirecek kadar taban tabana zıt olabilirler. Bir örnek verelim hemen: Turistlikten kurtulmaya çabalayan bendenizin Türk Fotoğrafında şu ana kadar gördüğü naçizane en güçlü tek kare Ara Güler’in ‘Kadınlar ve Allah’ıdır. Bu fotoğrafı ilk kez yıllar önce bir katalogda, Ara Güler’i tanımazken görmüş ve beğenmiştim. Ama böylesi güçlü bir fotoğrafı bile tam olarak yerli yerine oturtabilmem, anlamını netleştirerek değerini kavrayabilmem için Ara Güler’in diğer fotoğraflarını inceleyerek bakış açısını kavramam gerekmişti. İlk bakıştaki beğenimi ancak falcılarınkine benzeyen bir yorumla savunabilirdim. Oysa Güler’in dünyasına bir parça olsun aşina olduktan sonra fotoğrafın öğelerini yerli yerine oturtabilir, beğenimi anlamlı biçimde sebeplendirebilir oldum. ‘Kadınlar ve Allah’ elbette belirgin ve güçlü bir noktadır, ama bu fotoğrafın gerçekçi bir analizle bir anlam/anlatım çizgisini çizecek kişinin hata yapmaması için başka noktalara, üstadın diğer fotoğraflarına bakmaya da ihtiyacı vardır. Aynı şey tüm diğer fotoğraflar için geçerlidir, fotoğrafçısız fotoğraf tam olarak netleşmez, tek fotoğrafla da fotoğrafçı anlaşılmaz.
Defterime not ettiğim güzel bir Türkçe deyiş ‘Tek çiçekle bahar olmaz’ diyor. Alplerin çok yüksek olmayan düzlüklerinde çocukluğunda her ilkbaharda fışkıran binbir renkteki çiçekleri hayranlıkla seyretmiş olan bendeniz için çok anlamlı bir sözdür bu. Kırmızı burunlu ihtiyar bir İsviçreli olarak karşınızda sessiz sakin oturduğuma bakmayın, 1960’ların rüzgarları benim de o zaman dökülmemiş ve uzun saçlarımı oradan oraya sürüklemiş, kendimi bir anda Katmandu’da buluvermiştim. Çiçeklerin güzelliği deyince batı edebiyatı bir yana, şu küçük Zen şiirini aktarmadan duramam:
Bahar gelince rengarenk açar çiçekler, uçuşur kelebekler
Seyreder çayırları Bodidarma ve dökülür ağzından:
Bilmiyorum ben…
Neyse efendim, yine konuyu dağıttıkça dağıttık, İsviçre’de lafı uzatanlarla ‘Kelime başına mı para alıyorsun’ diye dalga geçerler, bizim ne para aldığımız var ne bir şey, ihtiyarlık işte. Lafı toparlayalım hemen: bir fotoğrafçının meramını anlatabilmesi, tarzını anlaşılır kılabilmesi için bir fotoğraf dizisi oluşturması gerekir. Peki bir fotoğraf dizisinin başlangıç noktası nedir? Fotoğrafçının seçtiği başlık, konu elbette.
Konu seçimi sanatta başlı başına bir tartışma konusu olagelmiştir, ama bence sanat eserini belirginleştiren, var eden şey sanatçının seçtiği konudan ziyade konusunu ele alışı, seçtiği sanatsal ifade yollarıdır.
Fotoğrafa yeni başlayanların en büyük tutkularından biri geniş açı objektiflerdir: Geniş açı, super geniş açı, balık gözü vb. objektifler heveslilerin rüyalarını süsler. Neden? Fotoğraflarına ne kadar çok şey sığdırırlarsa o kadar ilginç, güçlü olacağını zannettikleri için. Oysa sonuç çoğu kez karmaşadır. (Elbette geniş açıyı zarafetle kullanan ustalar da vardır, fotoğrafın içinde çok öğe barındırmasını gerektiren durumlar da, ama bunlar konumuzun dışında)
Yıllar önce Basel’de profesyonel fotoğrafçılık yapan genç bir dostum heyecanla bir dizi diya göstermişti bana: Yaklaşık 100 fotoğraflık bir dizi içinde doğumdan ölüme, hayatla ilgili akla gelebilecek çeşitli kareler vardı. ‘işte ‘ dedi dostum, ‘hayatla ilgili her şeyi anlattım bu seride, ne dersin?’ ‘Güzel olmuş’, dedim, ‘Ama fotoğraflarının hiç birinde yemek konusu gerektiğince ele alınmamıştı, ayrıca hiç dondurma yoktu.’ Doğuştan enerjik ve güleryüzlü mizaca sahip dostum eksiğini kapatmak için hemen arşivine koştu. Bense nedense imparatorluğun bire bir ölçekli haritasını yapan haritacılarla ilgili Borges’in yazmış olduğu o hoş öyküyü hatırladım.
Sanat eseri bir indirgemedir, dönüştürmedir. Ancak hayatın kendisi hayatla ilgili her şeyi içerebilir. Sanatçı hayatı gözlemleyerek alıntıladıklarını anlamlı bir estetik içinde yeniden kurgulayabilen kişidir. Birebir haritayı ne yapalım, dünya zaten birebir bir harita, hem de üç boyutlu.
Fotoğrafçı mekan içinde kadraj yapar ve olası anlardan birinde deklanşörüne basar. Yaptığı dünyadan bir örnek almaktır, aldığı örneğin gücünü bize çağrıştırdıklarının derinliğiyle ölçeriz. Örneğin fiziksel olarak kapsadığı alanın genişliği bir avantaj değildir.
Nereye varmak istiyorum? Şu basit gerçeğe: eğer sporda olduğu gibi fotoğrafçılıkta da hünerin bir ölçüsü olacaksa bu az öğeye yaslanarak derinlikli bir anlatım yakalamak olabilir ancak. Konunun genişliği ve çarpıcılığı değildir önemli olan, fotoğrafçının fotoğraflarında kullandığı öğelerin tevazu ve sadelik içerisinde izleyiciye fotoğrafçının bakışını yansıtabilmesidir önemli olan. Tabii önce fotoğrafçının kendi bakışını bulabilmiş olması gerekir.
Edebiyattan bir örnek vermek istiyorum. Moby Dick’i –ama özetini, çizgi romanını vb. değil, orijinalini – okumuş herkes bir konuda birleşecektir: Moby Dick balina avcılığını anlatan bir romandır. Peki Moby Dick’i dünyanın en önemli romanlarından bri olarak kabul etmemizin sebebi nedir? Balina avı mı? Hayır. Moby Dick’te Melvillle balina avını öylesine iyi anlatmıştır ki roman insanın dünyadaki varlığından, kapitalizm ve dine her konuda sonsuz çağrışımlara açık hale gelmiştir. Melville bunu basitçe semboller vs. kullanarak yapmamıştır, o sadece balina avını ve avcılarını tüm detaylarıyla bir roman dönüştürmeyi başardığı için oluşmaktadır tüm bu çağrışımlar. Hatta Melville ironik şekilde romanının semboller içeriyormuşçasına değerlendirilmesine karşı çıkmıştır.
İşte iyi fotoğrafçı da konusunu seçerken böyle olmalıdır: Hakim olduğu bir konuya yaklaşmalı, ve onu sabırla incelemelidir. Hayatın farklı alanları nasıl birbirleriyle ilişkiliyse onun konusunu iyi olarak işlediği eseri de diğer alanlarla ilgili çağrışımlara açık olacaktır. Bu konuda özel bir çabaya gerek yoktur, yeter ki fotoğrafçı başından donanımlı olsun. O da zengin çağrışımlı eserini yorumlayan izleyicilere bakarak gülümseyebilir ve ‘Yo hayır, bu oturduğum evin karşı duvarı’ ya da ‘ Burası çalıştığım yerin karşısındaki otopark’ diyebilir.
Hazır Katmandu anılarını deşmişken uygun bir zen deyişiyle bağlayalım sözü: Tanrıya ulaşmak için patates soyarken Tanrıyı düşünmeye gerek yoktur, dikkatin patatese verilmesi yeterlidir.
Lafı uzattık gene, dilerseniz haftaya fotoğrafçının donanımı ve konusuna bakışı ile sohbetimize devam edelim.
Sağlıcakla kalın,
Sizlerin Erhard’ı