Kalpten teşekkürler, Pazar günkü merhaba yazımın gördüğü sıcak yankı ve aldığım dostane cevaplar beni fazlasıyla mutlu etti. Biz İsviçreliler 30 yıl boyunca aynı fotoğraf kulübüne üye olur, her toplantıda birbirimizin kibarca binlerce kez hatırını sorarız da, o 30 yıl boyunca karşılıklı olarak fotoğraf dışındaki yaşamlarımız hakkındaki ne bir şeyler sorar ne de söyleriz. Sır tuttuğumuzdan falan değil, kafamızdaki düşünceler küçük çekmecelerde istiflenir sanki: fotoğraf kulübü çekmecesi haftada bir kez açılır ve sonra hemen kapatılır, içindekilerin başka çekmecelerle karışmasına izin verilmez. Dostça davranırız ama mesafemiz kaybolmaz bir türlü. Birbirimizle de yakınlaşamayız bu yüzden. Sonuçta yaşlandıkça sık sık saatine bakip çok amaçlı çakılarıyla oynayan yalnız insanlar olur çıkarız. Sizler öyle misiniz halbuki, dün akşam bir grup geç fotoğrafçıyla bira içtim ve o sıcak sohbetimiz sonunda anladım ki bahtiyar olmalıyım Türkiye’ye, bu sıcak kalpli konuşkan insanların ülkesine gelmiş olmakla.
Tabii Pazar günkü sözümü tutacağım ve hemen dünya sanat manzarasının ben emekli İsviçreli BM tarafsız gözlemcisi Erhard Schmidt’in gözüne nasıl göründüğüyle ilgili bir tespitle işe girişeceğim. Lafı dolandırmadan teşhisimi ortaya koyayım: Bir neo-manyerizm çağında yaşadığımıza inanıyorum. Efendim izin verin, açıklayayım: sanatta maniyerizm rönesansın sonunda ortaya çıkmış bir akımdır. Rönesansın tüm teknik çabasının meyvesini barındırır: ışık, gölge, perspektif, kompozisyon o güne değdin erişilmemiş bir olgunluğa kavuşmuş, işçilik mükemmelleşmiştir. Gelgelim yenilikçilik arzusuyla yanip tutuşan sanatçılar hümanist ideallerden sıkılarak tarz arayışlarının şekillendirdiği modalara yönelmişlerdir. Burada bir yanlış yok elbete, yeni eskinin terkiyle doğar, ama maniyeristleri belki de maniyerist yapan tarzlarının bugün için neredeyse anlaşılmaz oluşudur. Bir ressam diğerinden başkalaşmaya çabalarken yoğun olarak resimlerinin içine günlük esprilere, zevklere vb. zarifçe göndermeler yapan sembolleri başarıyla yerleştirmiş ve moda olmuştur. Diğeri aşağı kalır mı? O da benzer bir esprinin öğelerini daha da büyük hünerle tuvale işlemiştir vb. Ama günün geçici esprileri, zevk ve alışkanlıkları zamanın içinde silikleşince ilerleyen dönemlerde resimlerin anlamlarını/göndermelerini çözümlemekte benim diyen sanat tarihçileri bile yetersiz kalır olmuşlardır.
Günümüze, neo manyerizme gelince uzun lafın kısası geçtiğimiz yıllardaki Oscar ödüllerinden bir örnek vermek isterim: ‘There will be blood’ ve ‘No country for old man’ yarışıyordu. (Her ikisini de genç dostlarıma öneririm) There will be Blood klasik sinemaya daha yakın anlatımı, ama kişilikli ve sağlam kurgusuyla Amerikan güç yapılanmasını petrol perspektifli bir tarihi taban üzerinden çok güçlü bir senaryo ve birinci sınıf oyunculukla inceliyordu. Bu açıdan hümanist amaçlar taşıyan erken 20. yy sinemasının yetkinleşmiş bir akrabasıydı denebilir. No Country for Old Man’ ise çizgi roman parıltısı taşımakla beraber sadece değişik olmak için makyaj ve bilimum ‘şaşırtmaca’ trüklerine’ dayanan, ismini ilk mısraından aldığı Yeats’in güzelim ‘Sailing to Byzantium’ şiirinin anlatığı her şeyi hoyratça elinin tersiyle iten bir ‘değişik olsun, dikkat çeksin, filmimizin güzelliğini anlayamayan aptal ilan edilsin’ (kralın yeni elbiseleri!) bakışıyla üretilmiş bir teknik harikaydı. Sonuçta Oscar jürisinin tercihi ‘No Country for Old Man’den yana oldu. Burada elbette el ele giden bir durumu da vurgulamak gerek: Jüri güçlü ve ayakları yere basan bir politik eleştiriyi yüceltmek istemezdi, ama ödül de ‘sanatsal’ bir ürüne gitmeliydi. İçerikten yoksun yenilikçilik modaya bağlı olarak üretilmiş pırıltısıyla, gerçekten bir şey anlatan bir sanat eserinin önüne geçirilmiş oldu. İnanıyorum ki 100 yıl sonra ‘No Country for Old Man’i izleyenler manyerik resimleri yorumlamaya çalışan bugünün tarihçilerinden daha çok zorlanacaklar, ‘Tekniği var, ama meramı modadan öte değil’ diyecekler, ama ‘There will be Blood’ 20.yüzyılı anlamak için bir referans olacak… Ama tabii No Countyry for old Man ve yapımcıları bugünün kaynaklarından beslenmiş olacaklar.
Örneğim sinemadandı ama galeri eksenli olarak ticarileşen ve hayat bulan çağdaş sanat ve fotoğraf da fazlasıyla neomanyerizmden nasibini almaktadır. Elbette sanatın ticareti ayip değil, aksine gerekli ve yararlıdır, fakat galeri alıcılarının profilleri ve ticari kurumların sponsor olarak para koydukları durumlara bakınca seçilen işlerin hem suya sabuna ciddi anlamda dokunmama hem de sanatsal olarak değer atfedilebilir olmalarının gerekliliği ortaya çıkar. Uzun vadede ister istemez neo-manyerik filtreler işler ve tüm sanat çabası iyiye, güzele yol açma işlev ve amacından uzaklaşır, tarz arayışının yarattığı modalara bağlanır kalır.
Peki ne yapmalı? Biz İsviçreliler sonuca giden düşünceleri severiz, zannederim ünlü çakı dizaynlarımız da bu özelliğimizin bir sonucudur. Alıcı olmasa da izleyicinin görüşü değerlidir: Sanat eserlerini doğru okumak için donanımlı olmalı, bol bol okumalı, araştırmalı, düşünmeli tartışmalıyız. Bu bizi eserleri değerlendirirken bir ‘samimiyet’ kriteri oluşturabilecek olgunluğa getirir. ‘Bu gördüğüm sanat eserleri bana ne yapmak istiyor?’ ‘Sanatçı niye böyle bir konuyu ve yolu seçmiş?’ diye sormalı, cevapları saygıyla dinleyip düşünmeli ve düşünmeliyiz ve adilce fikir yürütmeliyiz.
Bir birahanede gençlerle sohbetimden söz etmiştim. Tabii çevirmenliğimi üstlenen bir dostun yardımıyla. Bir Photo-Shop, sokak fotoğrafçılığı ve foto-montaj tartışmasına şahit oldum. Yılların Birleşmiş Milletler çalışanı olarak bendeniz naçizane hakemlik edip kimseyi rencide etmeden düşüncelerimi söyledim. Sanırım gençlerin de akli yattı, onlar ‘ Prost ’ dedi, ben ‘Scherefe’; bu konuyu yazmamı istediler. Önümüzdeki hafta ‘Belgesel Fotoğraf ve Fotomontaj- Müdahale’ konusuyla karşınıza çıkacağım değerli dostlar.
Efendim biz İsviçreliler çok konuşkan değilizdir aslında ama, benimkisi biraz emeklilik biraz yolculuk heyecanı… Ülkemin hoş bir değişiyle deliksiz peynir olmaz, bir hatamız eksiğimiz olduysa affola.
Sizlerin Erhard’ı