
| Bu Fotoğraf Ne Menem Bir Şeymiş | ||
| Bauhause ekolü üzerine konuşuyorduk, o sırada telefonu çaldı. Telefona baktıktan sonra bana dönerek “hafta sonu fotoğraf gezime bir otobüs insan buldum, baya para kalacak” dedi. Suratında ki ifade şuna benziyordu; pazarda maydonoz alırken sizi kazıklayan adamın satış sonrasındaki ifadeye. Fotoğraf üzerine konuşmak, garip bir hâl almaya başladı. İşlerin iç yüzlerini öğrenmeye (mutfağa girmek) başladıkça, işe daha başka boyutlardan bakmaya başlarsınız. Benim baktığım köşe iyi bir fotoğraf izleyicisi olmak gibi gözüküyor. Çektiğim fotoğrafları hiç beğenmem belki de o yüzden. “Ben” ile başlayan cümleleri bir daha kurmamak adına idi bundan önceki cümlelerim. Fotoğraf üzerine konuşmak esas konumuz. Bir şeye benzetmek gerekirse, bunu Einstein yalnızlığına benzetebiliriz, düşünsene Einstein’a gidip diyorsun ki “abi çok yalnızım insanlar beni anlamıyor” Einstein evet haklısın derken ki ruh haline bakın. Yani bu fotoğraflarınız iyi yada kötü diyen adamı dinlemek yerine orada o adamı izlemek. Olaya belki de fotoğrafçı gözüyle bakmak deyimi tam da burada kullanılabilir. Canım ülkemin bin türlü derdi varken, hukuk üstünlüğü vs. tartışılırken kendimize neden fotoğrafı dert edinelim. Zaten dert edeceğimiz bir ekolumuz bile oluşamazken. İşte mesele de orada başlıyor, üzerine konuşmak. Fotoğraf üzerine konuşulacak bir şeydir ama ilk önce üretmenin kendisidir. Üretilen bir şey yokken konuşmak çok yoruyor insanı, patinaj çekmek gibi bir şey. Üniversitelerin fotoğraf bölümlerinde çok kıymetli ve değerli insanlar var, ama bu insanlar biraz tekniğe takılmış gibi gözüküyor. Bu dışarıdan bakan sade vatandaşın görüşü, yani biraz kavramsal sanat bahanesini öne sürüp anlamak da zorlanıyoruz, çoğu zaman anlayamıyoruz. Biz bunları tartışırken asıl olayı kaçırıyoruz galiba. Düşünün Louvre Müzesin’de beş yılda tamamlanan bir eserle on dakikada yapılmış bir eser bir koridor uzaklıkta sergileniyor. Bu nasıl oluyor, yada boş bir havuzda duran bir adam ve arkada gözüken bir hortum parçası nasıl oluyor da bize tarif edilemeyen ve belki de “keşke ben çekseydim” duygusunu oluşturtuyor. Bizde böyle çarpıcı işler -Barthes’in deyimiyle “punctum”- neden zor çıkıyor? Düşünmemiz ve çözüme yaklaşmamız gereken bunlar, bu gibi konular olmalı. Bunun üzerine düşünmek ve çözüme yaklaşmak (çözümü zor gözüküyor, en azından şimdilik) hem birey olan beni hem de bizi geliştirebilir. Beyinin çalışması çok zor gibi gözükse de çok basit; karmaşıklık beyini çalıştırırken, karışıklık durduruyor. Bunu benim dışımda insanların sivrilmesini ve söylevini ortaya koymasını engelleyen insanlar da biliyor, ve bu yüzden durmak dinlemek bilmeden ortalığı karıştırıyorlar. Güzel fotoğrafın oluşmamasından dem vurup farklı yerlere gezi düzenlemek, çözüme doğru yöneltmiyor bizi, bilakis yine ortalık karışıyor, sanki daha çok gezide daha çok fotoğraf üretilir düşüncesi oluşuyor. Elimizdeki oyuncakların ismi ; fotoğraf makinası. Bu korkunç bir isim. Şöyle düşünün yeni bir alet yapılsa ismi de resim makinası olsa,robot kollarda asılı 10 fırça ve boya hazneleri olsa, ve tuşlardan yapılması istenen tonları ayarlasanız, ve bir düğmeye bassanız ve size tuval üzerine bir resim yapsa. Bu korkulası ve endişe verici bir makina olur. Ve düğmeye basan insanların hepsi kendisine resim sanatçısıyız biz deseler. Her halde öyle bir şey olsa yangın var diyip bağırıp kaçarım. İyi peki bu resim kelimesi yerine fotoğraf kelimesini koyduğumuzda alışılmış ve sıradan bir şey olmuyor mu oluyor. Bilmeden robocop’a dönüşüyoruz o makinalarla. Aman gözüm dikkat edin ne olur. Dedim ya; fotoğraf üzerine konuşmak, garip bir hal almaya başladı diye, işte beni korkutan bir diğer husus, ben balık üzerine konuşurum çünkü onun dört yıl eğitimini aldım, ama balıkçı da konuşur oda satıyor, ve balığı yiyen insanda konuşur çünkü tadıyor. Balığın kılçıklarını çöpe atarsınız, belediye görevlisi de çöpünüzü arabaya atarken konuşur “öf ne pis kokuyor balık mı yemişler ? ” diye. Yani ortada tek bir obje var balık ama konuşan bir çok insan vardır, olmalıdır da. Ama siz bu çerçevede oturup bu adamlardan hangisi haklıdır diye düşünmeye başlarsanız siz sadece kendinizi yorarsınız, onun yerine bir kilo hamsi de siz alıp yeseniz karnınız doyar (yanında da rakı oh ). Fotoğraf üzerine konuşmak da böyle bir şey, siz farklı pozisyonlardaki insanlar olarak kendinize ait bir konuşma yaparsınız, bir üçüncü kişi olursanız ve diğer insanların konuşmalarına takılırsanız, zamanınız da tükenir, bunun yerine üretmeyi seçmelisiniz, diye düşünüyorum. Yine güzel ülkemin, güzel insanlarının tarihsel iki hastalığı var, bunlardan biri çekememezlik diğeri plansızlık (bunun dışında özensizlik ve kolaycılık da vardır bundan önceki maddelerin içinde bunlar var gibidir). Bu iki hastalığa kendinizi kaptırdığınız zaman da geriye doğru gitmeye başlar insan. Bunların yerine destek olarak planlı bir şekilde ilerlemek amerikan rüyasından daha kolaydır. Ah bunu bir yapabilsek, ne güzel olur. Allaha şükür, hala bulabiliyorum benim gibi düşünen bir iki kişi zor da olsa, pusu kurup arkadan vurmayan (Çetin Altan’a saygılar). Özün sözüne gelirsek (yada sözün özü), fotoğraf üzerine bir çok konferans düzenlenip günlerce tartışılabilir, ancak bana fotoğraf dediğinizde aklıma gelen fotoğraf ve onun dert edindikleri (yada edinmedikleri) değil sadece bu aralar soğanın kilosunun nasıl olupta tavuğun kilosundan pahalı olduğu gelir. Pazar’a gitmeyenler için söylüyorum (yada pazara gidip de işi bilmeyenler için) tavuk 3.5 tl, soğan 4.5tl. Fotoğraf ve gerçeklik dediğinizde aklıma bu geliyor nedense, Rene Magritte keşke bir soğan çizip de altına bu bir soğan değildir deseymiş. O dönemde anlaşılamayan sanatçı bugün çok rahat anlaşılmaz mıydı sizce de ?
|
||
Yalçın Kesen - 08.04.2010 |
Tüm Haklari Saklidir © All Rights Reserved
www.vefotograf.com Sitesinde Bulunan Yazili ve Görsel Eserlerin Bütün Haklari ve Sorumlulugu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin Izinsiz Olarak Kismen veya Tamamen Kopyalanmasi ve Kullanilmasi, 5846 sayili Fikir ve Sanat Eserleri Yasasina Göre Suçtur.