
| Fotoğraf ve Müdahale | ||
| Geçtiğimiz hafta dünya sanat ikliminin bir neo-manyerizm döneminden geçtiğini; elbette değerli olan yeni tarz arayışlarının, estetik denemelerin baskın modalara dönüşerek özün önüne geçtiğini anlatmaya çalışmıştım dilim döndüğünce. Bu durumun sebebi uluslar arası sanat piyasasının da tüm diğer piyasalar gibi arz/talep mekanizması üzerine kurulu olmasıdır. Pazarlanabilirliği öne çıkarmak zorunda olan küratör ve galeriler bu piyasada var olabilmek için toplumsal konularda suya sabuna dokunmayan, ama özgün estetikleriyle dikkat çeken işleri seçmeyi daha doğru bulmaktadırlar. Bu ihtiyar İsviçreliyi yanlış anlamayın ne olur, milyon dolarlara satılan eserler kötü ya da değersiz değildir elbette, ama şunu bilmeliyiz ki, toplumsal ya da uluslar arası bir haksızlığın altını çizen bir eser işaret ettiği haksızlık sürdükçe kendisine milyonlarca dolar verecek alıcılar bulamayacaktır. Neden mi? İsviçre köylülerinin düz mantığıyla yanıtlayayım: Çünkü birilerinin bir tuval resmine milyonlarca doları bir çırpıda verebilecek kadar zengin olabilmesi için sözü edilen dahil bir dizi haksızlığın süre geliyor olması gerekir! Kimse bindiği dalı kesmek istemez (Öğrendiğim güzel bir Türk deyimi), Naziler Guernica katliamından sorumludur, eğer 2. Dünya Savaşını kazanan onlar olsaydı Picasso’nun paha biçilmez Guernicası beş para etmez bir ‘düşük’ sanat ürünü ilan edilecekti, hiç şüpheniz olmasın. Kimbilir belki Iraklı bir ressam dün öğleden sonra ülkesinin çektiği acıları anlatan olağanüstü resmini binbir güçlükle tamamlamıştır, ama New York sanat piyasasında buna kimse para vermeyecektir, çünkü sanat piyasasının alıcıları bu konuyu tercih etmeyecektir. Dediğim gibi uzun vadede tek çıkış vardır: alıcı olmasa da bilinçli izleyicilerin ortak yargılarını ortaya koymaları. Sanat bilgisi ve insani kriterleri dışında ölçüsü olmayan izleyici haricindekiler Alp dağlarını bizim o meşhur bir incelip bir kalınlaşan çığlığımızla inleten çobanlarımıza benzer, sesleri her yerden duyulur; ama kimseye bir şey söylemezler. Efendim, lafı uzatmadan birahanede verdiğimiz sözü tutalım: Fotoğrafta müdahalenin yeri nedir, emekli tarafsız BM gözlemcisi şapkamızı takıp kalem oynatmaya başlayalım. Fotoğraf bir sanat olarak ele alınabilir mi? Elbette, yoksa galerilere ve müzelere asılmazdı seçilmiş örnekleri. Öyleyse sanat perspektifi ile değerlendirmeliyiz durumu. Önce bir ufak anı: Efendim, şu ihtiyar halime bakmayın, ben de şen bir çocuktum bir zamanlar, yazları Alpler’de hoplayıp zıplar, kışları da kimi uzun okul tatillerinde işi gereği Almanya’da bulunan dedem Manfred’in Frankfurt’taki evine giderdim. Alplerdeki küçük köyümüzün sessizliğinden sonra Frankfurt’un ışıkları ve canlılığı büyülerdi beni. Oysa İstanbul’un canlılığıyla kıyas bile kabul etmez hiçbir Avrupa şehrinin canlılığı, çocukluk işte, nereden bileyim o zaman. Neyse efendim, o yıllarda savaş sonrası tamir görmekte olan Opera binasının önünde durduk bir keresinde dedemle ve dedem sordu ‘Erhard, oku bakalm, ne yazmışlar kocaman harflerle binanın ön yüzüne?’ Okudum hemen: ‘Dem Wahren, Schönen, Guten’. ‘İşte’, dedi dedem, ‘Opera binasını inşa edenler binada icra edilecek sanatın neyi besleyeceğini başından yazmışlar buraya’. Ne demektir Dem Wahren, Schönen, Guten? Gerçeğe, Güzele, İyiye! Sanat –ister bir opera eseri olsun, ister sokak fotoğrafı Gerçek, Güzel ve İyiyle ilişkisini yitirdi mi hastalanır, canlılığını yitiriverir bir anda. Dediğim bir ihtiyarın didaktik söylenmesi gibi algılanmasın: Görünürde sadece gerçeküstü de olsa bir Louis Bunuel fimi de gerçeğe hizmet eder, Picasso’nun Guernicası ürkütücü öğelerden oluşmasına rağmen iyinin ve güzelin peşindedir. Belki de sanat eserinin gerçekliğini, güzelliğini, iyiliğini sanatçısının samimiyetinde aramak gerekir. Lafı uzattıkça uzattık, tuhaftır biz İsviçreliler güneye indikçe Leylekler gibi neşelenir, Lak Lak yapmaya başlarız ne hikmetse. Sadede geleyim: Bizim biracıların sorusu esas olarak fotomontajın sokak fotoğrafında ya da biraz daha geniş anlamda belgesel bir fotoğraf dizisinde uygun olup olamayacağıydı: Biz İsviçreliler Evet’le hayır arasında bocaladığımızda Ja ve Nein ‘ın bir karışımı olarak ‘Jein’ der, kaçıp gitmeye bakarız. Ama burada evetlik ve hayırlık durumlar çok net. Küçük bir örnek: William Klein yıllar önce New York sokak fotoğraflarının üzerine dev Miki Fareler monte ederek şehirdeki bir takım zevksizliklerle ve daha ötesi genel Amerikalılık haliyle dalga geçmiştir. Burada hiçbir yanlış yok: Biz fotomontaj yapıldığını görüyoruz ve fotomontaj sanatçının meramını esprili ve vurucu biçimde anlatmasına yardım ediyor. Fotomontaj William Klein örneğinde samimi bir öğe ve anlama katkısı var. Fotoğraf sanatsal bir belge değerinde, New York’u ve Amerikan estetiğini anlatıyor. Bir başka fotoğrafçı ise varsayalım ki sokak fotoğraflarına kompozisyonlarını daha cazip kılacak ekstra öğeler ekliyor: kadraja aslında başka bir fotoğraftan aldığı insanları, kedileri, köpekleri vb. tam da Bresson’un ‘karar anını’ yakalamışçasına ekleyiveriyor. Sonuçta fotoğrafları ‘güzelleşiyor’, ama sunduğu fotoğrafların yapıları ve ait oldukları disiplin itibarı ile gerçek bir anın görüntüleri olmaları gerektiğini bilen fotoğrafçımız fotomontajdan yararlandığını söylemek istemiyor. Sanatta bu tür kandırmacaların değer kazandığı durumlar vardır: Kandırmaca bizzat sanatçının tetiklemesiyle ortaya çıkarılır çoğu kez ve yeni gerçeklik eserin anlamını bir üst düzeye taşır, izleyicide bir uyanma hissi yaratır. (çağdaş sanatçılar sever böyle oyunları) Ama örneğimizdeki gizlenen fotomontaj fark edildiğinde ne oluyor? İzleyici sadece fotoğrafçının çekmemiş olduğu fotoğrafı çekmiş gibi sunarak daha fazla beğeni kazanmak istediğini düşünüyor. Fotomontajın başından gizlenmiş olması ve çabayla farkına varışımız bizi sanatsal/felsefi düzeyde şaşırtmıyor, basitçe kandırılmış olduğumuzu düşünüyoruz, dopingli bir koşucunun haberini dinlerken hissettiklerimize benziyor hissettiklerimiz. Elbette fotomontaj neredeyse fotoğraf kadar eskidir ve çok ilginç ve başarılı örnekleri vardır. Ama konumuz klasik sokak fotoğrafı ise Bresson’un ekolünü takip ediyoruz demektir, öyleyse hatırlayalım: Bresson fotoğraflarında fotomontaj bir yana kadrajlamayı bile kabul etmemiştir. Elbette çağdaş sanat bu tür kısıtlamalara gelmez, ama her disiplini var eden, ayırt edici kurallar vardır. Kural koymak haddimize eğil, ama yukarıdaki düşünceyi özetlersek fotomontajın fotoğrafta kullanımında –tüm diğer öğeler gibi – samimiyetin başlıca kriter olması gerektiğini vurgulamalıyız. Fotomontaj, ya da herhangi bir başka müdahale müdahale olarak yer almalıdır fotoğrafta, gizli bir süs olarak değil. Yoksa eserin göz boyama uğruna gerçekle ilişkisini zedelediğini görürüz. Bir eserin Gerçek, Güzel ve İyiye yaslanması fotoğraf makinesinin tripod üzerinde durmasına benzer: bacaklardan biri kırıldı mı, diğer ikisi de taşıyamaz olur yükü ve devrilir giderler… Efendim, bugün de yazımızı tamamladık, huzur içinde koca bir fincan sütlü filtre kahvemi içip, küçük bademli çikolatamı yiyebilirim artık. Soğuk iklimin etkisiyle yüzlerce yıldır evlere kapanmaktan sıkıldığımız için midir bilemem, biz İsviçreliler tek başımıza bile olsak böyle küçük lezzetlerle avutmayı pek severiz kendimizi. Geçtiğimiz hafta boyunca 35mm grubuna gelen e-maillerden birinde genç bir dostumuz konu seçimiyle ilgili önerilerimi sormuş. Konu önermek haddime değil elbette, ama önümüzdeki hafta konu seçimi ve ele alınışı ile ilgili bu İsviçreli emekli BM gözlemcisini dinlemek isterseniz bahtiyar olurum efendim. Sizlerin Erhard’ı
|
||
Erhard Schmidt - 02.02.2010 |
Tüm Haklari Saklidir © All Rights Reserved
www.vefotograf.com Sitesinde Bulunan Yazili ve Görsel Eserlerin Bütün Haklari ve Sorumlulugu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin Izinsiz Olarak Kismen veya Tamamen Kopyalanmasi ve Kullanilmasi, 5846 sayili Fikir ve Sanat Eserleri Yasasina Göre Suçtur.